POPÜLER TÜRK YAZAR DEFNE SUMAN, KENDİNİ MARY GKAZIANI’YE AÇIYOR

FOTOGRAFLARI: PETER TAMAS
Yoga Fotoğrafları: Fatoş Şafak Pınarbaşı

İngilizce’den tercüme/translation from English: Biray Anıl Birer ve Ayça Kamacıoğlu.

ROPÖRTAJ YUNANCA, TÜRKÇE VE İNGİLİZCE YAYINLANMIŞTIR

Η ΣΥΝΕΝΤΕΥΞΗ ΔΗΜΟΣΙΕΥΕΤΑΙ ΣΤΑ ΕΛΛΗΝΙΚΑ-ΤΟΥΡΚΙΚΑ-ΑΓΓΛΙΚΑ

Διαβάστε τη συνέντευξη στα ελληνικά ακολουθώντας τον παρακάτω σύνδεσμο

THE INTERVIEW IS PUBLISHED IN GREEK, TURKISH AND ENGLISH

Click here to read in English

***

Defne Suman, Atina’da yaşayan Türkiyeli popüler bir yazar. Sık sık anavatanı Türkiye’ye, çoğunlukla da yoga dersleri verdiği İstanbul ve İzmir’e seyahat ediyor. Onunla Atina’nın merkezinde bir yerdeki evinde buluştuk. Kocasıyla beraber bizi eski dostları gibi karşıladılar ve Poli’den objelerle donatılmış dinlendirici bir ortamda misafir edip geleneksel Türk bardaklarında aromatik Türk çayı ikram ettiler.
Onun büyüleyici sakinliği, bütün eve yayılan pozitif aurası, kocasıyla bakışmalarında tanık olduğum sevgi ve şefkat bana, kendisi için seçtiği bu hayatın her anından keyif alan bir kadın izlenimi verdi.

Defne Suman ve Mary Gkaziani

MARY GKAZIANI: İstanbul’da doğup büyüdünüz, bir süre ABD’de yaşadınız ve ardından Yunanistan’a taşındınız. Bu ülkelerin her biri sizin için ne temsil ediyor?

DEFNE SUMAN: İstanbul, ana yurdum. Daima ana yurdum oldu. Ne kadar uzağa seyahat edersem edeyim ve son 25 yılda ne kadar değişmiş olursa olsun, hep öyleydi. O şehre hep aşıktım ben; mavi sularına, kedilerine, martılarına, vapurlarına, yüzlerce yıllık kiliselerine, camilerine ve dar sokaklarına. İstanbul benim ilham perim – hikayelerim orada başlıyor ve orada bitiyor. Dünyadaki şehirler söz konusu olduğunda İstanbul benim biriciğim. Öte yandan, Tayland ve Laos’ta yaşadım; Hindistan’a, Endonezya’ya ve Malezya’ya gittim. Asyalı insanların doğulu zihniyetinden çok şey öğrendim. Kaosun ve bilinmezin ortasında rahatlamayı ve müsterih olmayı öğrendim. Güney Doğu Asya insanları bana, hayatta stres olduğunda öfkenin verilebilecek tepkilerden sadece biri olduğunu öğretti. Sevgi ve anlayış da gösterilebilir. Kabullenme ve teslimiyet de gösterilebilir. Bana, tepkilerimin her zaman benim seçimim olduğunu ve nasıl tepki vereceğimi seçme gücümün olduğunu öğrettiler. Güney Doğu Asya insanlarına bana bu çok değerli bilgiyi öğrettikleri için müteşekkirim. Ardından, ABD’nin Oregon eyaletine taşındım. Uzun süre Portland kentinde yaşadım. Amerika bana cesareti öğretti. Amacıma sadık kaldığım sürece onu başaramamam için hiçbir sebep olmadığını öğretti. Son olarak da Yunanistan’a taşındım. Şimdi, evim Atina. Benim için Atina neşe, güzellik ve zarafet kenti. Bu şehrin sokaklarında yürüdüğümde renklerin, binaların, antik görüntülerin güzelliğine, insanların neşesine, genç kadınların mağrur duruşlarına ve insanların pervasız kahkahalarına hayran oluyorum. Atina, hayattan, yani sahip olduğumuz en değerli şeyden nasıl zevk alacağımı öğrendiğim yer.

M.G.: Sosyoloji alanında çalışmalar yaptıktan sonra dünyayı gezmeye başlamışsınız. Hangi ihtiyaçlarınız doğrultusunda dünyayı tanımaya giriştiniz?

D.S.: O dönemde hayatta tüm amaçladıklarımı başarmıştım ve ne yapacağımı bilmiyordum. Türkiye’nin en prestijli üniversitesi Boğaziçi Üniversitesi’nde okudum. Sosyoloji bölümünde yüksek lisans yaptım ve tezimi de İslamcı akımın bir parçası olan genç kadınlar (yıl 1997’ydi ve Türkiye’de İslami hareketin yükselişi çok yeniydi) üzerine yazdım. Los Angeles’taki UCLA’den (Kaliforniya Üniversitesi) tam burslu doktora öğrenciliğine kabul edildim. Akademisyen olacaktım. Geleceğim belirlenmişti. Sonra birdenbire, ne kadar görkemli ve prestijli görünürse görünsün, o geleceği istemediğimi fark ettim. Akademik çalışma kısıtlıydı, tatmin edici değildi. Yaratıcılık ihtiyacımı tatmin etmeyecekti. Bursu reddettim ve doktora için UCLA’ye gitmekten vazgeçtim. Annemle babam delirdi. Çok kızdılar. Geçici bir heves için geleceğimi yaktığımı düşündüler. Her Allah’ın günü bana doktora yapmayacaksam, akademisyen olmayacaksam ne yapacağımı sordular. Onlara verecek bir cevabımın olmayışından da çok sıkıldım. O noktada Türkiye’den ayrılıp uzaklarda gönüllülük işi aramaya karar verdim. Tayland’ın kuzey doğusunda, küçük bir okulda İngilizce öğretmeni arıyorlardı. Uçağa atladım ve Türkiye’den ayrıldım. Üç yıl boyunca Tayland’da kaldım.

M.G.: ABD’ye nasıl taşındınız ve yolculuğunuz nasıl en sonunda Yunanistan’da son buldu?

D.S.: Siz kendi hayatınız için planlar yaparken kader sizden hep bir adım ötede oluyor! 1997’de kuradan Green Card kazanmıştım. ABD hükümeti, ülkedeki çeşitliliği artırmak için dünyada belli bir sayıdaki insana oturum izni (yani Green Card) bağışlıyor. Green Card kazananları çekilişle belirleniyor. O çekiliş hayatımı değiştirdi. Çekilişe başvuran ben bile değildim, babamdı! Meğer Green Card çekilişine bütün ailenin ismiyle başvurmuş. Benim haberim bile yoktu. Ailede çekilişi kazanan ise bir tek ben oldum! Yani ABD’de yasal olarak yaşayıp çalışabilecek ve beş yıl içinde de vatandaş olabilecektim. Türkiye gibi çalkantılı bir ülkede yaşayan bir kadın için bu harika bir fırsat. Ama ABD’ye gidip orada yaşamaya başlamam 8 yılı buldu. Herhalde kaderin kendi ağlarını örmesini bekliyordum. 2005 yılında yoga öğrencisi ve öğretmeni olmak için Oregon’a taşındığımda, dünyanın en muhteşem adamıyla tanıştım: Bir Yunan. Ona hemen aşık oldum. Altı yıl sonra evlendik ve Yunanistan’a taşındık.M.G.: Aynı zamanda bir yoga öğretmenisiniz. Yogayı ne zaman keşfettiniz, ne zaman günlük rutininizin bir parçası oldu?

D.S.: Yogayı Tayland’da keşfettim. Daha önce de söylediğim gibi, Tayland’da küçük bir kasabada kalıyordum ve bir okulda İngilizce öğretiyordum. Bir gün, bir haftalık yoga kursu ilanı gördüm. Teori, felsefe, meditasyon, nefes çalışması ve elbette duruşları içeren, giriş niteliğinde bir kurstu. Kursa katılmaya karar verdim. Daha önce hiç yoga yapmamıştım. Yoga, Türkiye’de henüz popüler değildi. Daha ilk dersten itibaren büyülenmiş gibiydim. Hayatımda yaptığım en iyi şeydi. Bedeninizle yaptığınız bir şeydi ama sizi bedeninizden çıkarıp daha yüksek, gizemli alanlara götürüyordu. Yoga kursunun ilk gününün sonunda kendimi tamamlanmış hissettim. Yoga öğrenmek için gereken her şeyi deneyimlemek istediğimi biliyordum. Sonunda hayatta ne yapmak istediğimi bildiği için mutluydum. Hayatımla ne yapacağımı sorup duran ebeveynlerime verilecek bir cevabım vardı artık.

M.G.: Siz ve Yunan eşiniz, Yunanistan ve Türkiye arasındaki dostluğun ve kültürel bağların gelişmesi için sürekli çaba gösteriyorsunuz. Neler yapıyorsunuz?

D.S.: Öncelikle kendi koşullanmışlıklarımıza bakıyoruz. Hayatımda hiç milliyetçi biri olmadım. İnsanları milliyetlerine göre sınıflandırmaktan hiç hoşlanmam. Bence milliyetçilik, ırkçılık kadar kötü. Sırf belli bir milliyete ait olduğu için, neden bir insanın hayatı diğerinden daha değerli olsun ki? Sırf başka bir milletten diye birinin hayatına kıymak kabul edilebilir mi? Bence milliyetçilik modern çağın en tehlikeli ideolojilerinden biri. Eşimle beraber, hem yazılarımız hem de yaşayışımız aracılığıyla, insanlığa şu mesajı vermeye çalışıyoruz: önemli olan yüreğinizdir. Bir insanın değeri, kalbinin iyiliğinden gelir, başka şeyden değil. Ayrıca notlarımızı karşılaştırınca, resmi tarihin milliyetçi devletlerin koca bir yalanından ibaret olduğunu anlıyoruz. İnsanlar, iyiler ve kötüler diye ikiye ayrılmıyor. Tarihte herkes acı çekiyor. Yunanlar ve Türklerle ilgili yanlış anlaşılmaları ve kalıpyargıları düzeltiyoruz, ülkelerimizin geçmişiyle ilgili gerçekleri araştırıp öğreniyoruz ve hikayelerimiz, kitaplarımız ve bloglarımız aracılığıyla insanları bilgilendirmeye çalışıyoruz. Yunan-Türk çiftlerden oluşan büyük bir grup var. İlerde bir araya gelerek proje oluşturma planlarımız var.

M.G.: Kitap yazmaya ne zaman başladınız?

D.S.: Çocukluğumdan beri hep yazıyordum aslında. Çocuk kitapları, yeniyetme kurguları, genç yetişkin romanları yazdım ama onları yayımlamadım. 2007’de, Türkiye’deki bir yoga stüdyosunun sahibi bana bloglarında yazma teklifi getirdi. Blogun ne olduğunu bile bilmiyordum ama kabul ettim. Seyahatlerimle, yoga pratiğimle, aşk, ilişkiler ve toplumla ilgili kişisel notlar yazmaya başladım. Blog kısa sürede çok popüler oldu. Fazla sayıda takipçim vardı. Onları hayal kırıklığına uğratmamak için her gün yazıyordum. Ben yazdıkça, okuyanların sayısı da arttı. En sonunda bir yayıncı bana blog yazılarımı kitap olarak yayımlamayı teklif etti. Kulaklarıma inanamadım! Gelgelelim, teklif gerçekti ve ilk kitabım Mavi Orman yayımlandı. Daha sonra aynı yayıncı (ona ilelebet minnettar kalacağım) beni kurgu yazmaya cesaretlendirdi. İlk romanım Saklambaç’a o şekilde başladım. Sonra fark ettim ki roman yazmak aşağı yukarı roman okumaya benziyor. Eğer hikaye zaten içinizde varsa, sizin aracılığınızla dışarı çıkma yolunu buluyor. Sadece oturup cümleleri kurmak ve suyun yolunu bulacağına güvenmek gerekiyor.

M.G.: Kitabınız yakın zamanda Yunanistan’da Psychogios Yayınevi tarafından yayımlandı. Kitabın adı “Red Summer” (Kırmızı Yaz), Türkçesi ise Yaz Sıcağı. Kitabın adı neye gönderme yapıyor?

D.S.: Roman 2003 yazının çok sıcak bir gününde başlıyor. Ama bu, ismini Yaz Sıcağı olarak seçmemin sebeplerinden sadece bir tanesi. Romanın en önemli sırrı da bir başka ve çok sıcak bir yaz mevsiminde gerçekleşiyor: 1974 yazında. O yaz, sadece hava sıcaklığı açısından sıcak değildi. O yıl Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs için bir savaş yazıydı, aynı zamanda. Kıbrıs halkı için acı, ıstırap ve bitmek bilmeyen bir çile yazıydı. Romanın hikayesi bizi 2003 yazından 1974 yazına götürüyor. Kitapta bir de Türk bir kadınla Kıbrıslı Yunan bir erkek arasında, İstanbul ve Kıbrıs’taki yaz gecelerinin de artırdığı tutku ve aşk var. Bu yüzden kitabın ismi Yaz Sıcağı.

M.G.: Kitabınız gerçek karakter ve olaylara mı dayanıyor yoksa sadece tamamen kurgu mu?

D.S.: Her şey tamamen kurgudan ibaret. Gerçek bir karakter yok. Gerçi annem, kitabın ana karakteri Melike’nin davranışlarında Defne’ye benzeyen çok şey olduğunu söyledi. Özellikle çocukluğunda.M.G.: Kitabın anlatısı, bir ailenin fertlerinin hayatlarını takip ediyor ve temelde Melike’nin babasıyla ilişkisine dair duyguları üzerine kurulu. Bir anlamda, Melike’nin psikolojik analizi olduğunu söyleyebiliriz. Bu, planlanmış bir şey miydi?

D.S.: Evet, bunu yapmayı amaçlamıştım. Bence modern edebiyat her daim varoluş sorularının peşinden gidiyor. Yani, ben aslında kimim? Varoluşumuzla ilgili bu hayati soru Melike gibi lakayt bir kadını bile rahatsız ediyor. Ne kadar direnç gösterse de, en sonunda şu gerçeğe teslim oluyor: hayatının o noktasına kadar olduğunu sandığı kişi, aslından farklı. Öfkesi, aslında ıstırabı; ıstırabı da sadece ona ait değil, ailesinin acısı. Hiç tanımadığı insanların acısı. Bunu kabul ediyor. Çekici, genç bir erkeğin hayatına girmesiyle, olayları başka bir açıdan görmeye başlıyor.M.G.: Romanınız İstanbul’da başlasa da Kıbrıs’ta bitiyor. Karakterlerinizin hayatları ve yaşadıkları olaylar 1974 yazında Kıbrıs’ta yaşanan trajik olaylarla ilgili. Sizi bu olaylarla ilgili yazmaya iten şey neydi?

D.S.: 1974’te İstanbul’da doğdum. Ailem, dönemin başbakanı, 1974 yazında Türk ordusunun Kuzey Kıbrıs’ı işgaliyle sonuçlanan operasyonun başındaki Bülent Ecevit’in büyük bir destekçisiydi. Yunan kocamla tanışana kadar Kıbrıs’la ilgili hiç kafa yormamıştım. Evet, ebeveynlerimin Yunan savaş uçaklarının olası bir saldırısından korktukları için geceleri ışıkları kapatıp masanın altına saklandığını; içeride yanan ışık görünmesin diye camları mavi kağıtla kapladıklarında benim daha bebek olduğumu dinleyerek büyüdüm. Ama o kadardı. Kıbrıs’ta gerçekten neler olduğunu merak etmemiştim. Bilmeden, Türk devletinin resmi tarihini gerçek saymıştım. Eşimle tanışıp Kıbrıs hikayesini bir de Yunan tarafından dinledikten sonra “Kıbrıs Barış Harekatı” olarak bildiğim şeyin aslında özerk bir ülkenin Türk ordusu tarafından resmi bir işgali olduğunu anladım. Sonra pek çok araştırma yaptım ve adanın – hem Kıbrıslı Türklerin hem de Kıbrıslı Rumların– acılarını gördüm. Bu insan trajedisini, romanımın arka planı yapmaya karar verdim. Pek çok genç Türk okurun, Kıbrıs gerçeğiyle ilgili gözlerini açtığım için bana teşekkür etmesi beni duygulandırıyor.

M.G.: Melike’nin hayatında, ruhunu yaralayan sırlar ve yalanlar var. “Peki ya benim? Be¬nim neyim vardı? Kocam mı? Ondan habersiz yaşadığım haz¬larım, sevgililerim mi?” Melike bu âşıkların kollarında neyi arıyor?

D.S.: Melike, tatminsiz bir ruh. Roman onun hayattaki tatminsizliğinin sebeplerini yavaş yavaş açığa çıkarıyor. Kendisini bir bütün hissetmiyor. Hayatındaki kayıp parçayı arıyor. Tutkunun ve erkekleri baştan çıkarmak için oynadığı küçük oyunların, hayatındaki boşluğu doldurmak için yeterli olduğunu sanıyor. Oysa ki yeterli değiller. O ise bunun farkında değil. Geçmişiyle yüzleşmesi lazım. Babasını affetmesi ve onun hikayesini dinlemesi lazım. Nereye ait olduğunu anlaması lazım. Ancak o zaman, dıştan gelen hazlar ve tutku arayışı olmaksızın hayatından memnun olacağını görüyoruz. Kayıp parça kendi içinde ve bunu anlaması için romanda geçtiği yollardan geçmesi gerekiyor.

M.G.: “Ne tuhaf, aşkın en çok tek başınayken hissedilebilmesi, duyguların ancak yalnızlık¬ta hazmedilmesi” demişsiniz. Aşk, tek kişilik bir duygu mudur?

D.S.: Aşk tek kişilik bir duygu mudur bilmiyorum ama tecrübelerime göre yalnızken, tek başınayken daha iyi yaşanıyor. Sevgilinin yanındayken duygularınız sizi boğabiliyor. Sevgili de sizi sevsin ve onaylasın kaygılarına kendinizi kaptırabiliyorsunuz. Sevdiğinizle geçirdiğiniz anlar tutkulu, heyecanlı ve güzel ama kalbinizde olup biteni ancak yalnız kaldığınızda, kendinizden ve sevdiğinizden bir adım uzaklaştığınızda anlayabilirsiniz. Böyle bir iç görü için benim yalnız kalmam gerekiyor genelde.

M.G.: Sizce karakterinizin hayatında en önemli rolü oynayan faktör kader mi, yoksa yaptığı seçimler mi?

D.S.: Kader. Sadece tek bir bireyin kaderi de değil; annesine, babasına, büyükanne ve büyükbabasına ve atalarına olan her şey öyle. Kendi geçmişimize dönüp baktığımızda seçimlerimizin olaylar üzerinde ne kadar etkisiz olduğunu görerek bunu anlayabiliriz. Bir seçim yaptığımızı ve bu seçimin sonucu olarak belli bir yola girdiğimizi düşünelim. O seçimden sonra hayatımızdaki olaylar o yönde akmaya başlamıştır. Hayatımızın o yönde akmasına kendi kararımızın sebep olduğunu sanabiliriz. Ama bu nasıl mümkün olabilir? Biz kararımızı verirken dünyada hayatımızı şu ya da bu yola sokacak milyonlarca başka şey olmaktadır. Olacaklar üzerinde hiçbir kontrolümüz yoktur aslında. Biz sadece tepkilerimizi kontrol edebiliriz. Hayat zaten akması gerektiği gibi akacaktır. Biz sadece ona vereceğimiz tepkiyi seçebiliriz.

M.G.: Kitabınızın bir noktasında “Sevda ona vesile olan kişiye duyduğun muhabbeti aşar” diyorsunuz. Size göre aşk nedir?

D.S.: Bana göre aşk, korkunun tersidir. Cesaret ve güvendir. Sadece aşka düştüğünüzde, aşık olduğunuz kişi veya şeyle karşılaşmadan önce imkansız sandığınız adımları atma cesareti gösterirsiniz.

M.G.: Kitabınız aracılığıyla, Safinaz ve Orhan’ın yaşamları aracılığıyla “Türk veya Yunan olabilirim. Her şeyden önce insanım” dediğinizi düşündüm. Sizin mesajınız nedir?

D.S.: Evet, yukarıda da söylediğim gibi, milliyetçilik ideolojisinden hiç hoşlanmıyorum. Bu ideoloji şimdiye kadar çok insanı yaraladı, yaralamaya da devam ediyor. Bütün insanlar aynı duygulara sahip. Aşk, arkadaşlık, bir aileye ait olma ihtiyacı, büyük ve kutsal bir şeyin varlığına inanma ihtiyacı bütün insanların evrensel deneyimleri. İnsan ırkı olarak bu kadar ortak noktamız varken, neden kendimizi Yunan veya Türk gibi yapay etiketlerle bölüyoruz? Mesajım şu: farklılıklarımıza değil, benzerliklerimize odaklanalım.

M.G.: İtiraf etmeliyim ki kitabınızı başından sonuna kadar büyük bir ilgiyle okudum. Bir ailenin inanılmaz hikayesini, “sırlarla örülü” bir hikayeyi anlatan müthiş bir roman. Türkiye ve Yunanistan’daki okurlar kitabınızı nasıl karşıladı?

D.S.: Türkiye’de çok ilgi gördü. İnsanlar kitabı çok sevdi. Hikayenin kendisinden epey etkilendiler; karakterlerle de özdeşleşme yaşadılar. Tıpkı Melike gibi hissettiğini söyleyen pek çok kadından e-postalar aldım. Kıbrıs trajedisinin diğer bir yüzünü anlattığım için pek çok kişi bana teşekkür etti. Kitabın bir turunu yapmamı isteyen çok kişi oldu. Okuyucular, onları İstanbul’da hikayenin başladığı semtlere götürmemi istedi. İki gün boyunca, Melike ve Petro’nun tanıştığı eski Bizans semtlerinde 25 kişilik bir grubun tur rehberliğini yaptım. Yunanistan’da da bir radyo programına davet edildim ve Ianos kitabevinde kitabımı tanıttım. İki organizasyonda da iyi tepkiler ve geribildirimler aldım. Kitap Yunanistan’da yeni yayımlandı; umarım Türkiye’deki kadar çok okurun ilgisini çeker.

M.G.: Kitaplarınızı takip eden Yunan okurlara buradan ne söylemek istersiniz?

D.S.: Bütün okurlarıma şunu söylemek istiyorum: Hepimiz aynı acıları çekiyoruz. Ulusal ideolojilerin anlatıları hepimizin algısını kapatıyor. Hem kendi kalplerimiz, hem de tüm dünya için gözlerimizi açmamız ve bize nihai gerçek diye sunulan tarihe inanmak yerine hakikati aramamız gerek. Bir yazar olarak, bir hikayenin her zaman iki tarafı olduğunu söylemeye çalışıyorum. İnsanlar, iyiler ve kötüler olarak ikiye ayrılmaz. İnsan kalbi aynı şekilde acı çeker. Kutuplara ayrılmak yerine birleşmeye çalışmalıyız. Bireyler olarak ihtiyaç duyduğumuz şifa, budur. Dünyanın bugün her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğu şifa budur.

M.G.: Sorularımızı cevapladığınız için teşekkürler, Sayın Suman.

D.S.: Samimiyetiniz ve harika sorularınız için ben teşekkür ederim.

Biyografi

Defne Suman, İstanbul’da doğdu. Bir sosyolog, bir yazar ve bir yoga öğretmeni olmasının yanı sıra maneviyat, tarih ve psikoloji üzerine geniş kapsamlı yazılar yazdı. Kitapları kesinlikle çok seviyor ve çocukluğundan beri yazı yazıyor. Sürekli seyahat ediyor ve ziyaret ettiği ülkelerden ve tanıştığı insanlardan ilham alıyor. Atina’da yaşıyor, bir Yunan’la evli ve kocasıyla birlikte daima iki ülke arasındaki dostluğu ve kültürel bağları güçlendirmek için çalışıyorlar. Kitapları, EMANET ZAMAN ve YAZ SICAĞI, Yunanistan’da PSYCHOGIOS YAYINCILIK’tan ve Türkiye’de DOĞAN KİTAP’tan basılmıştır.

This slideshow requires JavaScript.

.